March 1, 2011

Sakin



Bir sabah kalktım. Yok yok, kafka gibi kendimi böcek olarak bulmadım ama benzer gene de. Aynada baktım kendime, bi sordum neden gene erken uyandın? Gün aydınlanınca uyanmak istiyor bünye. Işıklardan sonuna kadar faydalanmak, zıplamak, arada saçmalamak istiyor.

Sonra düşünceler alıyor beyni. Bi dakka bi dakka sıraya koymak lazım gün işlerini. Önce kahvaltı sonra iş. Hımm dur güzel güzel giyineyim de öyle kahvaltı yapayım. Giyindim de, elimi yüzümü de yıkadım ama kaygılar hala akılda mı ne. Dur bi kış kış cinler kış kış. Gene aynada baktım kendime, eh fena değil saçım bugün, sevindim. Bu bile yeter insana.

Ortak mutfağımıza indim pıtır pıtır. Yulaf ezmesi yiyorum artık kahvaltıda, bıraktım peynir ekmek, çayı. Hoşuma da gidiyo yulaf ezmesi ne yalan söyleyeyim. Kuru üzümle, yağsız sütle ısıtıyorum, fokur fokur kaynarken çıkardığı sesi bekliyorum. Kabarcıklar çıkıyor ya, çok seviyorum o anı. Hem kahvaltı yapmanın heyecanı hem de o tok ses fok fok fok. Oh kaynadı, hemen bembeyaz tabağa boşalttım kahvaltımı. Televizyon gene çalışmıyor mutfağımızda. Dur biraz isveçce gazette okuyayım. Semizotunu yeni kelime öğrenmekten ve iletişim kurabilmekten başka birşey sevindirmiyor mu ne? Anlamadım gazeteleri olsun, ben gene de okumaya devam edeyim, bir gün anlarım. Kahvaltım kimine göre sevimsiz bana göre çok lezzetli. Dur bir dakika, nerede iş bulacağım, ne yapacağım seneye, nerede olacağım? Yalnızım gene üf ya? Dün cart curt bana iyi davranmadı, neden? Gene geliyor mu kaygılar bünyeye. Hayır sakin sakin. Biraz tadını çıkar neler olup bitiyor etrafta. Stres yapsan da dönecek dünya, yapmasan da. 

Üf kahvaltı bitti, şimdi sorumluluk zamanı. Gazeteleri bi karıştırsam. Şunu yapsam bunu yapsam, eğrisini nasıl doğrusuna getirsem? Hayal kursam? Dur bi sıraya koy işlerini, sonra derin efes ama hep sakinlikle yap ki için karışmasın. Huzurun etrafına yansısın. Sakin sakin. Belki istediğin gibi gitmiyor olaylar bugün ama elbet yoluna girecek. Bak tarçınlı çörek ve kahve kokusu sarmış etrafını bi de bahar eli kulağında.

Kram


February 21, 2011

Akademisyen Olamazsam Aşçı Olurum!

 Kendime inanamıyorum.

Senelerdir ailesiyle yaşayan bir şahsiyet olduğum için, mutfak işlerinden hiç anlamazdım, meraklanmazdım da.  Zira annem çoğunlukla bizi mutfaktan kışkışlardı. Yalnız yaşamaya başladığımdan beri, ki bundan çok mutluyum, hergün yeni birşey keşfediyorum kendimle ilgili. Meğerse ben yemek yapmayı çok seviyormuşum! Özellikle de sağlıklı vejeteryan yemekler, ekmekler, kekler…Terapi gibi, sonunda da birşey yaratmış oluyorsunuz, huzur huzur.

Babam senelerdir evde, ekmek makinesiyle ekmek yapar. Burda ise, katıldığım ‘pot luck’ partilerinde (efendim pot luck, herkesin birşeyler hazırlayıp götürdüğü ev partisi demek) insanların makinesiz ekmek yaptıklarını gördüm. Geçenlerde ‘ne kadar zor olabilir yahu’ diyerekten, kendim ekmek yapmaya giriştim. Çavdar ununu aldım, internetten tarif buldum, başladım yoğurmaya. Ama çaylak ben, suyu öyle fazla koymuşum ki, hamur bi türlü ekmek hamuru kıvamına gelmiyor. Unu ekliyorum ekliyorum, yok. Belki bütün paketi döktüm anca elime yapışmamaya başladı hamur, bi yandan da yoğuruyorum canla başla. Trabzon ekmeği kıvamına geldi zavallı, aile boyu ekmek. Neyse sonunda fena bi iş çıkmadı, fazla ekmekleri de ev arkadaşlarıma dağıttım, çok güzel oldu!

Dün de kepek ekmeği yaptım!

Buyrun!


Çavdar Ekmeği Tarifi (Bunu diğer ekmeklere de uyarlayabilirsiniz)

4 Su bardağı çavdar unu (isteğe göre, 2 su bardağı çavdar, 2 su bardaği kepek de olabilir, yaratıcılık size kalmış)
2,5 Tatlı kaşığı instant maya
1 Tatlı kaşığı toz şeker
2 Tatlı kaşığı tuz
1,5 su bardağı ılık su (aman su miktarı çok önemli)
Malzemeleri karıştırıp, ele yapışmayana kadar yoğurun (ele yapışıyorsa, yapışmayana kadar un ilave etmek gerekiyor). 1 saat üzerini bezle kapatıp, bekletin, hamur şişsin. Minik parçalar koparıp, yuvarlayın. Tepsiye dizip, 10 dakika bekletin, üzerine az un serpiştirin. Önceden 200 C'de ısıttığınız fırında, üzerleri kızarana kadar pişirin.

Semizotu Ana Afiyet Olsun Diler!


February 10, 2011

İnadina Başka Bir Dünya Mümkün!

Bugün sevgi pıtırcığı olamayacağım malesef dostlar

Artık çat diye çatlamak üzereyim, sağdan da soldan da geliyorlar, her yönden geliyorlar çapraz, diyagonal, vertikal, orizontal...

Haberleri her okuduğumda başka bir faşizm haberi, başka bir yasak, başka bir sansür.

İyi olan herşeyi yıkın ağalar beyler, meydan size kaldı, yıkın anasını satayım. 

Nasıl bir oyun bu anlamıyorum, insanlar nasıl göz yumabiliyorlar olaylara, eğitim seviyesi ile alakası yok bunun artık. Herşeye yasakh kardeşim yasakh. Türkiye nereye gidiyorsun böyle evladım?

Dünya'da zaten binbir çirkinlikler dönüyor, beynim patlayacak gibi oluyor, gece yatınca huzursuz uyuyorum. Etrafımızdaki kimyasallar, genetiği ile oynanmış gıdalar, iklim değişikliği, sömürgeleştirme, artan nüfus vs yetmiyormuş gibi üstüne bir de politik çarpıklıklar. Yordun beni dünya be. Hadi git bi çay demle dünya kardeşim.

Ama inadına okumak var, üretmek var, sesleri duyurmak var! Yarınlarda gene de mutlu günler var. Ah bi de güneş çıkıp, deniz börülcesi yiyebilseydi çocuklar...


February 6, 2011

Güneşli Günler


Uzun zaman oldu her zamanki gibi.


Bu pazar bloğumun bi teması yok. Ara verdiğim için epeydir bi ısınayım istedim. Isınmak demişken...


Meğerse güneş ne önemliymiş a dostlar. Güneşin olmadığı, erken kararan yerlerde yaşamak ne zor zanaatmış! Medeniyet olsa da, insanın mutluluğu güneş imiş. Akdeniz, Ege böceklerinin iskandinav yaşamı azcık zor oluyormuş


Klişedir efendime söyleyeyim genellemedir vs belki kuzey insanının daha durgun olduğunu doğrularım efendim. Ama güneş açınca herkesin neşesi yerine geliyor, cıvıldıyorlar. Geldim, yaşadım, gördüm. Bu kadar etkili bu güneş işte insan hayatında.


Mandalina kabuğu rengine bürünsün her taraf, renkler gelsin tekrardan. Az kaldı az! Gün saymaklardayım bahar'a!  Doğa canlansın, uykusundan uyansın. Yeşilmişik, içindeymişik, sazmışık olalım yeniden.


Tekrardan merhaba bi de!

November 22, 2010

Azcık Yalnız Mı Hissettiniz?

Belki de kıştır ondan. Dışarı atmak lazım kendini, belki de uzaklardan bi arkadaşı görmek gerekir sokakta. İçi ısınıyor insanın. Sarılmak lazım belki de birine sıkı sıkı ne bileyim işte. Hafife almak lazım öyle böyle.
Karanlık buralar ay balam...Ama ben kahkaha atıyorum sürekli ne yapalım başka?
O zaman Ladino Song


Ladino Song


November 14, 2010

Åland Adaları

Dün Åland adalarına bedava bir gezintiye çıktık sınıf arkadaşlarımla. Öncelikle bedava olmasına bir açıklık getireyim. Efendim Åland Finlandiya'ya bağlı ama İsveçce konuşulan ufacık bir ada. Uppsala'dan otobüse biniyorsunuz sonra Stockholm'den koskocaman gemiye binip, adacığa ulaşıyorsunuz. Eğer söz konusu gemi sitesini düzenli takip ederseniz bedava biletleri yakalayabiliyorsunuz. Ada yazlık bir mekan olduğu için kışın bu şekilde bedava biletler bulunabiliyor, böylece ada'da bizim gibi turistler para harcıyor. Çok enteresan çünkü İsveçce konuşulmasına rağmen euro kullanılıyorlar eh Finlandiya'ya bağlı çünkü.



Ada'da görülecek aman aman birşey yok, daha önce de dediğim gibi, aile, yazlık mekanı. 


Sürdürülebilirlik ekibimiz pek neşeliydi. Herkesin elinde kamerası. Gemi'de bişeyler yiyip içmek çok pahalı olduğu için her zamanki gibi yemeğimizi, termosumuzu yanımızda götürdük. Hava da şansımıza eksi derece değildi, gezinebildik bol bol.  Tabi ki gene de bir akdeniz havası mevcut değildi ama soğuktan sonra içilen aromalı, sütlü, ballı çayın tadı başka oluyor. Yanında da pepparkaka denilen tarçınlı bisküvi. İsveçi seviyorum!


Kesinlikle çok şahane bir cumartesi günüydü. Şimdi de yarınki sınavıma çalışmam lazım. Ah ah sorumluluklar. Aralık ayı gelse de, krismıs tatilinde şöyle bi rahat etsek di mi ama.

November 7, 2010

Dönence


Dönüp duruyoruz, gün dönende dönence. Haftaiçleri aynı haftasonları aşağı yukarı aynı. Koştur koştur oraya buraya, hatırlamıyorum hangi sabah kalktım da okumam gerekenleri bi kenara atayım şöyle uzun uzun kahvaltı yapayım dedim. İçimi birşeyler kemiriyor, dış etkenler daha çok. İnsan bi kendine baksa, soyutlansa aslında hiç streslenmeyecek, yağmur bulutları başka yana gidecek. Bu yüzden bu rutini kırıyorum, bu sabah tembellik hakkımdan faydalanıyorum yarın sınavım olsa da. Sevdiklerime video yapıyorum örneğin, dönenceye bi nanik yapıyorum. Kalkıyorum sonra battaniye altına tekrar giriyorum. Romantik komedi tarzındaki filmlerle kendimce hayaller kuruyorum, oh sefam olsun ay balam. Gerçeklerden soyutlanıyorum bu sabah, yeniden 10 yaşındayım, sakızdan çıkan karikatürleri biriktiriyorum. Jelibon yiyorum vitaminli hem, gribime iyi gelir. Dünya dönsün bakalım, milankoviç döngüsü, ben dönenmiyorum bugün.

November 1, 2010

Stockholm

Nasıl güzel bir şehirsin Stockholm! 


Hiç bu kadar Avrupa'nın kuzeyinde bulunmamıştım. 2 ay oldu, Uppsala'dayım, hiç bi yere gidemedim, bi gezemedim semizotuna yaraşır şekilde. Geçen Ekvatorlu arkadaşla dedik, Stockholm'e gitmemiz lazım artık, 40 dakka mesafede trenle. Neyse erkenden kalktık, yola koyulduk. Adalar üzerine kurulan bir şehir Stockholm. Ama o kadar güzel ki! Yollar geniş ferah, ağaçlar yapraklarını dökmüşler, rengarenk ortalık.


Devasa binalar, Uppsala köymüş meğerse. Sabahın bi körü gittiğimiz için her yer kapalıydı. Neyse şirin bi kafe bulduk oturduk. Burdaki çay olayını çok seviyorum, bi sürü çeşit var, hem de sallama değil, koklaya koklaya çayları seçiyosunuz hangisini içmek istiyosanız. Malesef çok kültürsel bi aktivite yapamadık, koca şehre bir gün yeter mi? Yetmedi tabi ki. 


Böyle daracık sokaklarda, bisikletler. Ben bu sokağa bayıldım, kalan hayatımı burda geçirmek istiyorum!



Arada gezerken gözümüze troller, vikingler çarptı. 


Tam hallowen vakti gittiğimiz için ortalıkta bugi vugi menler kol gezmekteydi.


Her taraf "pamkin" dolu idi. 


Güneş açtığı için güneş dansımı yaptım. Hakikaten şanslıydık o gün.

Şehrin sokakları, caddeleri o kadar geniş ki, karşıdan karşıya geçerken bi türlü bitmek bilmiyor. E tabi bi aralar vikingler yaşamış bu topraklarda, anlıyorum. Ben bi viki viki hey görürüz diye bekliyodum ama göremedik, bi dahaki sefere. Ha haftaya buluşalım haftaya dedim zaten.

October 24, 2010

Her Gün Aynı Değil Ki


Phd Comics sitesi bu aralar beni çok güldürüyor. İnsan hergün çalışma moduna giremiyor, bazı bazı beyin çalışmak istemiyor hatta saçma sapan şeyler izlemek istiyor inadına. Yüksek lisans olduğumdan kelli, uyanma anından yatana kadar birşeyler yapma sorumluluğunda hissediyorum kendimi. Durmak istiyorum bazen ama bi yandan okunacak yığınla makale, kitap...Yukarıdaki karikatür süper açıklıyor herşeyi. Dünyayı kurtarma misyonundan happy hour misyonuna doğru.

October 23, 2010

Benimle Aya Uçar Mısın?


Hadi uzaya kaçalım, aya çıkalım, darling. Başka bi deyişle diyişini seveyim senin Frank Sinatra.

October 22, 2010

Gri Günler


Uppsala giderek daha da grileşiyor ve soğuyor. Ama önemli değil, dans edicez, güzel şarkılar dinlicez, yemekler yicez sonra fotoğraf çekip, dağıtıcaz melun havayı.

October 18, 2010

İllüstre Dünya

Uppsala'da Sonbahar


Burda sonbahar tanımı azıcık farklı. Aslında kış bana göre bildiğin, sabahları -2 derece ama kar yağmadığı ve güneş olduğu sürece sonbahar diyo isveçliler. Kara kara düşünüyorum -20 lerde nasıl hayatta kalıcam diye. Hali hazırda lahana gibiyim çünkü. Bisiklet sürerken bazı bazı ellerimi hissetmiyorum, güya çift eldiven takıyorum.



Üşümekten yoruluyorum bazen (üşüyoruz reyizz CcC). Ama buranın doğası o kadar güzel ki, gene de soğuğa nanik yapabiliyor insan. Dün harika bi pazar günüydü, evet sabah -3 dereceydi ama güneş olan hergün için hoplak zıplak ortalarda gezinebiliyorum. Bizim bölümden, fotoğrafçı arkadaşımla sabahın köründe kaldığımız yurdun hemen arkasındaki ormana gittik. Kocaman bir orman, bi de minik ağaçtan evler var her yerde. 


Ormanın dışında böyle kocaman yürünecek yollar da mevcut, kocaman alanlar. Kendimi resmen bi film sahnesinde hissettim. Aynı "Everything is Illuminated " filmindeki gibi. Beriki evde yaşlı kadını bulucaz, bize tarçınlı çayla, püsküüüt ikram edecek hissiyatı...


Arkadaşın envai çeşit objektifi, tripodu herşeyi tastamam. 200 mm objektifiyle bu kuşileri çektim ben de, çok zevkli! Türünü bilmiyorum malesef. Bu arada kuşları uçarken çekmek çok zahmetli iş, denedim, beceremedim. Daha artistik, kocaman objektif gerekiyor, neredeyse benim ağırlığım kadar. Ben daha anca iso, aperture, shutter seviyesindeyim tabi. Ehehehe


İlerde baktık bi at çiftliği var, oraya gidelim atları çekelim dedik. 


Böyle böyle sonbahar geldi. Buralar bi iki aya karla kaplancak asıl o zaman seyreylicem gümbürtüyü. Tırsıyorum kıştan evet...

October 8, 2010

Bana Mutluluğun Resmini Çiz Abidin

Benden önce çizmişler.


"A bout de Souffle"


"La Strada"

Müziksel Huzurlandım

Uzun zamandır dinlediğim en güzel bi ses. Nasıl huzurlu! Buyrun, siz de huzurlanın.

September 28, 2010

Here Comes The Sun


Bob Dylan, bakışını yirin
Gençler eğleniyor.

Bu iki resmi de çok sevdim. Paylaşmasam olmaz. Bugün hava güneşli, masmavi gökyüzü. Little darling!

September 27, 2010

Yeni Bi Hafta

Umarım çok güzel geçer bu hafta. Benim oldukça yoğun olacak gene. Grup çalışmalarına en az şu gelincik kadar gıcığım. Ne baktın hee ne bakkggtın?

Mustela erminea Canlısı

September 26, 2010

Biskeletim de biskeletim




İddia ediyorum. Herkes bisiklet sürse savaş olmaz şu dünyada. Belki de olur ne bileyim puf, zındıklaşmayın...

Evim Neresi Benim?



Uppsala'da gün olmuyor ki, gençler eğlenmek istemesin. Genciz, o zaman çıkalım, çıldıralım, içelim, tüketelim. Eğlenmek her gencin hakkı, eğlenmeyi de bilelim, çalışmayı da. Aman da aman çok da kuzeysel bir ülke insanı gördüm sizi, çok iskandinav, çok muassır medeniyet seviyesi. Hımm hımm.


Efendim, sosyalleşmekteyiz burda haliyle, akademinin yanında. Bir takım yeni insanlar, değişik düşünce yapıları, değişik tabakadan, yaştan, dünyanın dört bir yanından gelen gençlerle sınıf arkadaşıyız. Yorucu bir yandan sürekli insanlarla haşır neşir olmak zor zanaat pehh. Herkes pek bir internasyonel kafada. Bazısının memleketi bile yok, dünya benim diyor. Beni de bir düşünce aldı. Ev nedir ki? Gerçekten kalbinin olduğu yer midir? 


Yıllardır İstanbul'da yaşıyorum. Herşeyim belli şehirde, fırıncım, ucuz beyaz peynir'cim, Beşiktaş'taki çaycım, Kadıköy'de Nazım Hikmet Kültür Merkezi'm, balıkçım, sahafçım... Her yerde bi anı var, rutinimi oturttuğum bir düzen. İstanbul adamı yoruyor, o hastalıklı ama bi yandan da içine çeken yapısı. Arada kalmışlık, kafası karışıklık. İnsanı yoran bir yozluk, anlatamadığım bir duygu saklambacı insanında. Geri dönmek istemiyorum bazen, içime sıkıntı basıyor. Asabi insanı, IETT şöförleri, dolmuşta "Hanfendi bi Barbaros uzatabilir misiniz?" e trip yapan gün teyzeleri. Düşünceye özgürlük eh işte, orta hallice, hatta yok.


Ama en önemlisi canım kanım ailem, kadim dostlarım var o şehirde. Evet dostlar dağılacak dört bir yana,  çalışma hayatına girince değişeceğiz hepimiz, evet gerçekler kafamıza dang dung vuracak. Ama benim evim diyeceğim bir yer var bu dünyada, İstanbul benim evim. Belli bir yerde uzun süre kalınca ruhum daralıyor, gezmek istiyorum, yenilik, yeni kültürler arıyorum. Kendimi tanıyorum, hareketli olmalıyım, gezmeliyim, görmeliyim, virüs bi kere bulaştı kanıma. Şehirler gene şehir, duygusal çok anlam yüklememek gerek, ama ordaki eş, dost, aile... Geçici değil hiçbiri, yapboz gibiyiz hepsiyle. Ekmeğin sıcak içi gibin, kabuğuyla hem de. Ev kalbinin olduğu yer ama dostların olduğu yer belki de daha çok. İşte böyle. Dünya bizim, ama eski dostlar gene de eski dostlar derim ben (nokta) 

Pazar Pazar


Size bi çay içmeye geleceydik. Gelelim mi?