November 14, 2010

Åland Adaları

Dün Åland adalarına bedava bir gezintiye çıktık sınıf arkadaşlarımla. Öncelikle bedava olmasına bir açıklık getireyim. Efendim Åland Finlandiya'ya bağlı ama İsveçce konuşulan ufacık bir ada. Uppsala'dan otobüse biniyorsunuz sonra Stockholm'den koskocaman gemiye binip, adacığa ulaşıyorsunuz. Eğer söz konusu gemi sitesini düzenli takip ederseniz bedava biletleri yakalayabiliyorsunuz. Ada yazlık bir mekan olduğu için kışın bu şekilde bedava biletler bulunabiliyor, böylece ada'da bizim gibi turistler para harcıyor. Çok enteresan çünkü İsveçce konuşulmasına rağmen euro kullanılıyorlar eh Finlandiya'ya bağlı çünkü.



Ada'da görülecek aman aman birşey yok, daha önce de dediğim gibi, aile, yazlık mekanı. 


Sürdürülebilirlik ekibimiz pek neşeliydi. Herkesin elinde kamerası. Gemi'de bişeyler yiyip içmek çok pahalı olduğu için her zamanki gibi yemeğimizi, termosumuzu yanımızda götürdük. Hava da şansımıza eksi derece değildi, gezinebildik bol bol.  Tabi ki gene de bir akdeniz havası mevcut değildi ama soğuktan sonra içilen aromalı, sütlü, ballı çayın tadı başka oluyor. Yanında da pepparkaka denilen tarçınlı bisküvi. İsveçi seviyorum!


Kesinlikle çok şahane bir cumartesi günüydü. Şimdi de yarınki sınavıma çalışmam lazım. Ah ah sorumluluklar. Aralık ayı gelse de, krismıs tatilinde şöyle bi rahat etsek di mi ama.

November 7, 2010

Dönence


Dönüp duruyoruz, gün dönende dönence. Haftaiçleri aynı haftasonları aşağı yukarı aynı. Koştur koştur oraya buraya, hatırlamıyorum hangi sabah kalktım da okumam gerekenleri bi kenara atayım şöyle uzun uzun kahvaltı yapayım dedim. İçimi birşeyler kemiriyor, dış etkenler daha çok. İnsan bi kendine baksa, soyutlansa aslında hiç streslenmeyecek, yağmur bulutları başka yana gidecek. Bu yüzden bu rutini kırıyorum, bu sabah tembellik hakkımdan faydalanıyorum yarın sınavım olsa da. Sevdiklerime video yapıyorum örneğin, dönenceye bi nanik yapıyorum. Kalkıyorum sonra battaniye altına tekrar giriyorum. Romantik komedi tarzındaki filmlerle kendimce hayaller kuruyorum, oh sefam olsun ay balam. Gerçeklerden soyutlanıyorum bu sabah, yeniden 10 yaşındayım, sakızdan çıkan karikatürleri biriktiriyorum. Jelibon yiyorum vitaminli hem, gribime iyi gelir. Dünya dönsün bakalım, milankoviç döngüsü, ben dönenmiyorum bugün.

November 1, 2010

Stockholm

Nasıl güzel bir şehirsin Stockholm! 


Hiç bu kadar Avrupa'nın kuzeyinde bulunmamıştım. 2 ay oldu, Uppsala'dayım, hiç bi yere gidemedim, bi gezemedim semizotuna yaraşır şekilde. Geçen Ekvatorlu arkadaşla dedik, Stockholm'e gitmemiz lazım artık, 40 dakka mesafede trenle. Neyse erkenden kalktık, yola koyulduk. Adalar üzerine kurulan bir şehir Stockholm. Ama o kadar güzel ki! Yollar geniş ferah, ağaçlar yapraklarını dökmüşler, rengarenk ortalık.


Devasa binalar, Uppsala köymüş meğerse. Sabahın bi körü gittiğimiz için her yer kapalıydı. Neyse şirin bi kafe bulduk oturduk. Burdaki çay olayını çok seviyorum, bi sürü çeşit var, hem de sallama değil, koklaya koklaya çayları seçiyosunuz hangisini içmek istiyosanız. Malesef çok kültürsel bi aktivite yapamadık, koca şehre bir gün yeter mi? Yetmedi tabi ki. 


Böyle daracık sokaklarda, bisikletler. Ben bu sokağa bayıldım, kalan hayatımı burda geçirmek istiyorum!



Arada gezerken gözümüze troller, vikingler çarptı. 


Tam hallowen vakti gittiğimiz için ortalıkta bugi vugi menler kol gezmekteydi.


Her taraf "pamkin" dolu idi. 


Güneş açtığı için güneş dansımı yaptım. Hakikaten şanslıydık o gün.

Şehrin sokakları, caddeleri o kadar geniş ki, karşıdan karşıya geçerken bi türlü bitmek bilmiyor. E tabi bi aralar vikingler yaşamış bu topraklarda, anlıyorum. Ben bi viki viki hey görürüz diye bekliyodum ama göremedik, bi dahaki sefere. Ha haftaya buluşalım haftaya dedim zaten.

October 24, 2010

Her Gün Aynı Değil Ki


Phd Comics sitesi bu aralar beni çok güldürüyor. İnsan hergün çalışma moduna giremiyor, bazı bazı beyin çalışmak istemiyor hatta saçma sapan şeyler izlemek istiyor inadına. Yüksek lisans olduğumdan kelli, uyanma anından yatana kadar birşeyler yapma sorumluluğunda hissediyorum kendimi. Durmak istiyorum bazen ama bi yandan okunacak yığınla makale, kitap...Yukarıdaki karikatür süper açıklıyor herşeyi. Dünyayı kurtarma misyonundan happy hour misyonuna doğru.

October 23, 2010

Benimle Aya Uçar Mısın?


Hadi uzaya kaçalım, aya çıkalım, darling. Başka bi deyişle diyişini seveyim senin Frank Sinatra.

October 22, 2010

Gri Günler


Uppsala giderek daha da grileşiyor ve soğuyor. Ama önemli değil, dans edicez, güzel şarkılar dinlicez, yemekler yicez sonra fotoğraf çekip, dağıtıcaz melun havayı.

October 18, 2010

İllüstre Dünya

Uppsala'da Sonbahar


Burda sonbahar tanımı azıcık farklı. Aslında kış bana göre bildiğin, sabahları -2 derece ama kar yağmadığı ve güneş olduğu sürece sonbahar diyo isveçliler. Kara kara düşünüyorum -20 lerde nasıl hayatta kalıcam diye. Hali hazırda lahana gibiyim çünkü. Bisiklet sürerken bazı bazı ellerimi hissetmiyorum, güya çift eldiven takıyorum.



Üşümekten yoruluyorum bazen (üşüyoruz reyizz CcC). Ama buranın doğası o kadar güzel ki, gene de soğuğa nanik yapabiliyor insan. Dün harika bi pazar günüydü, evet sabah -3 dereceydi ama güneş olan hergün için hoplak zıplak ortalarda gezinebiliyorum. Bizim bölümden, fotoğrafçı arkadaşımla sabahın köründe kaldığımız yurdun hemen arkasındaki ormana gittik. Kocaman bir orman, bi de minik ağaçtan evler var her yerde. 


Ormanın dışında böyle kocaman yürünecek yollar da mevcut, kocaman alanlar. Kendimi resmen bi film sahnesinde hissettim. Aynı "Everything is Illuminated " filmindeki gibi. Beriki evde yaşlı kadını bulucaz, bize tarçınlı çayla, püsküüüt ikram edecek hissiyatı...


Arkadaşın envai çeşit objektifi, tripodu herşeyi tastamam. 200 mm objektifiyle bu kuşileri çektim ben de, çok zevkli! Türünü bilmiyorum malesef. Bu arada kuşları uçarken çekmek çok zahmetli iş, denedim, beceremedim. Daha artistik, kocaman objektif gerekiyor, neredeyse benim ağırlığım kadar. Ben daha anca iso, aperture, shutter seviyesindeyim tabi. Ehehehe


İlerde baktık bi at çiftliği var, oraya gidelim atları çekelim dedik. 


Böyle böyle sonbahar geldi. Buralar bi iki aya karla kaplancak asıl o zaman seyreylicem gümbürtüyü. Tırsıyorum kıştan evet...

October 8, 2010

Bana Mutluluğun Resmini Çiz Abidin

Benden önce çizmişler.


"A bout de Souffle"


"La Strada"

Müziksel Huzurlandım

Uzun zamandır dinlediğim en güzel bi ses. Nasıl huzurlu! Buyrun, siz de huzurlanın.

September 28, 2010

Here Comes The Sun


Bob Dylan, bakışını yirin
Gençler eğleniyor.

Bu iki resmi de çok sevdim. Paylaşmasam olmaz. Bugün hava güneşli, masmavi gökyüzü. Little darling!

September 27, 2010

Yeni Bi Hafta

Umarım çok güzel geçer bu hafta. Benim oldukça yoğun olacak gene. Grup çalışmalarına en az şu gelincik kadar gıcığım. Ne baktın hee ne bakkggtın?

Mustela erminea Canlısı

September 26, 2010

Biskeletim de biskeletim




İddia ediyorum. Herkes bisiklet sürse savaş olmaz şu dünyada. Belki de olur ne bileyim puf, zındıklaşmayın...

Evim Neresi Benim?



Uppsala'da gün olmuyor ki, gençler eğlenmek istemesin. Genciz, o zaman çıkalım, çıldıralım, içelim, tüketelim. Eğlenmek her gencin hakkı, eğlenmeyi de bilelim, çalışmayı da. Aman da aman çok da kuzeysel bir ülke insanı gördüm sizi, çok iskandinav, çok muassır medeniyet seviyesi. Hımm hımm.


Efendim, sosyalleşmekteyiz burda haliyle, akademinin yanında. Bir takım yeni insanlar, değişik düşünce yapıları, değişik tabakadan, yaştan, dünyanın dört bir yanından gelen gençlerle sınıf arkadaşıyız. Yorucu bir yandan sürekli insanlarla haşır neşir olmak zor zanaat pehh. Herkes pek bir internasyonel kafada. Bazısının memleketi bile yok, dünya benim diyor. Beni de bir düşünce aldı. Ev nedir ki? Gerçekten kalbinin olduğu yer midir? 


Yıllardır İstanbul'da yaşıyorum. Herşeyim belli şehirde, fırıncım, ucuz beyaz peynir'cim, Beşiktaş'taki çaycım, Kadıköy'de Nazım Hikmet Kültür Merkezi'm, balıkçım, sahafçım... Her yerde bi anı var, rutinimi oturttuğum bir düzen. İstanbul adamı yoruyor, o hastalıklı ama bi yandan da içine çeken yapısı. Arada kalmışlık, kafası karışıklık. İnsanı yoran bir yozluk, anlatamadığım bir duygu saklambacı insanında. Geri dönmek istemiyorum bazen, içime sıkıntı basıyor. Asabi insanı, IETT şöförleri, dolmuşta "Hanfendi bi Barbaros uzatabilir misiniz?" e trip yapan gün teyzeleri. Düşünceye özgürlük eh işte, orta hallice, hatta yok.


Ama en önemlisi canım kanım ailem, kadim dostlarım var o şehirde. Evet dostlar dağılacak dört bir yana,  çalışma hayatına girince değişeceğiz hepimiz, evet gerçekler kafamıza dang dung vuracak. Ama benim evim diyeceğim bir yer var bu dünyada, İstanbul benim evim. Belli bir yerde uzun süre kalınca ruhum daralıyor, gezmek istiyorum, yenilik, yeni kültürler arıyorum. Kendimi tanıyorum, hareketli olmalıyım, gezmeliyim, görmeliyim, virüs bi kere bulaştı kanıma. Şehirler gene şehir, duygusal çok anlam yüklememek gerek, ama ordaki eş, dost, aile... Geçici değil hiçbiri, yapboz gibiyiz hepsiyle. Ekmeğin sıcak içi gibin, kabuğuyla hem de. Ev kalbinin olduğu yer ama dostların olduğu yer belki de daha çok. İşte böyle. Dünya bizim, ama eski dostlar gene de eski dostlar derim ben (nokta) 

Pazar Pazar


Size bi çay içmeye geleceydik. Gelelim mi?

September 19, 2010

Mass Communication






Eski zamanlarda nasıl iletişiyorduk acaba? Tasarımları pek beğendim.

September 17, 2010

Güzel Anlar





Uslu bir çocuk olursanız, ormanda Super Mario'yu görebilirsiniz bile belki!

Yemek Yaptım Ki Ben

Epeydir yazamıyorum gene, oraya buraya koştur, yeni yaşama alışma derken, ihmal ettim burayı. Bi yandan mesleki, mastersal kendimi geliştireyim, bir yandan kendime zaman ayırayım, şehrin etinden sütünden faydalanayım diye düşünürken, kaynadı Uppsala maceralarım. 

Efendim bugün ilk defa korkmadım ve mutfaktaki fırını kullanmaya karar verdim. Fırında mücver yapmaktı niyetim. Mutfakta vıdır vıdır konuşan hintliler ve pişirdikleri enteresan bol baharatlı ciğerimsi yemek kokularına rağmen, dayandım ve patateslerimi, havuçlarımı, pırasamı rendelemeye devam ettim.

Sonunda gerçekten iyi bir iş çıkardığımı düşünüyorum. Buyrun fırında mücverim.


Önce böyleydi


Sonra böyle oldu!

Çok da güzel oldu (öhöm). Efendim tarifi ise şöyle:

1 adet patates, havuç, soğan ve pırasayı rendeliyorsunuz. Önce soğanı 1,5-2 yemek kaşığı teflon tavada, zeytinyağında çevirdikten sonra üstüne pırasaları ekliyorsunuz. Önemli olan sebzeleri tamamen pişirmek değil, hafif diriliğini koruyacak kıvamda bırakmak. Ardından patates ve havuç rendelerini ekleyip gene bir süre çevıriyorsunuz. Bu karışımı 5 dakika buzdolabında beklettikten sonra içine 3 yemek kaşığı un, 2 yumurta, 3 yemek kaşığı yoğurt, maydanoz, karabiber, tuz ve azcık da kabartma tozu ekledikten sonra, önceden 200 C ısıtılmış fırına atıveriyorsunuz. Üzeri kızarana kadar bekletip, mücverinizi mideyle buluşturuyorsunuz.


August 29, 2010

Nükleer Mi Temiz Enerji Mi?

Kesinlikle izlenmesi gereken bir video!

TED:Debate: Does the world need nuclear energy?

Uppsala'dan Bildiriyorum

Evet, master için geldiğim Uppsala'dan bildireceğim artık.

Geleli 5 gün oldu. Haliyle hala alışmaya çalışıyorum şehire. Genel olarak alıştım sayılır, çünkü ev bulma konusunda sorunum olmadı, hemen yerleştim.

Uppsala hakkında ilk izlenimlerime gelecek olursak...Bir kere inanılmaz kibar insanlar, hakikaten ben böylesini daha önce hiç görmemiştim. Evet mesafeli insanları da var cana yakınları da, her yer gibi yani. O kadar yer gezdim, İsveç'teki kadar yardımsever insan görmedim. Türkiye'de öküzlüğe alışmışım afidirsin, anormal geliyor böylesi.  

Gözüme çarpan başka bir detay da aile yaşantısı oldu.  Bir sürü aile, çoluk çomak etrafta geziyor, çok güzel, büyük bir aile şehri sanki. Bir de sarı sarı minik bebeler etrafta, bigün dayanamıcam agucuk mugucuk yapacam isveç usülü. Çok tatlılar nan. 

Şehirde bisikletin olmazsa olmuyor. Bisikletsiz yaşam imkansız gibi birşey, 7'den 70'e herkesin bisikleti var. Otobüsle ulaşım oldukça pahalı, kartla bile olsa tek gidiş 3,5 lira gibi birşey. Etraf yemyeşil, her taraf orman. Herkes koşuya çıkıyor, bayırda yuvarlanıyor. Çok büyük devasa binalar yok. Binaların renkleri de birbirine uyumlu, çok güzel renkler seçmiş şerefsizler, pastel pastel. Herkesin sapsarı olduğunu söylememe gerek yok herhalde, insanlar neyle besleniyorlar, nasıl yetişiyorlar da böylesine güzel, yakışıklı hepsi, anlam veremedim. Boylar 2 metreden başlıyor zaten. Tarzlar da çok güzel, Paris, Milano moda anlayışında değil de kararında, tam modern bir tarz. Herkes spor yaptığı için eh bi de güzel olduğu için ne giyseler yakışıo beyler. Adamlar çalışıyor. 

Uppsala pahalı bir şehir değil ama çok ucuz bir yer de değil. En meşhur market ICA, Migros ayarında. Öyle yeşillik dışarda, çayırda çimende bol ama yemek kültüründe sanırım bol değil. Yahu bir naneyi efendime söyleyeyim bir maydanozu saksıda satıyolar. Evladım o saksı bitkisi değil, lütfen.  Maydanoz da enteresan bişey, maydanoza pek benzemiyor. Onun dışında herşey var, türk yoğurdu bile var hatta. Yok yok yunan yoğurdu, bulgar yoğurdu diye de satılmıyor direk türk yoğurdu diye satılıyor. Hadi gene iyisiniz. Ekolojik ürünlere çok önem veriyorlar, her ürünün ekolojik versiyonu mevcut daha da lezzetli. Etrafta gezecek görecek bir sürü devasa yeşil mekan var kısacası ekolojik, bisiklet ve yeşillik. Evet cennetteyim sanki!!

Onun dışında meşhur konuya gelelim, evet soğuk bir ülke burası. Şimdilik günler normal, ama hızla kararacakmış. Şu an ağustos ama baya soğuk geceleri 5 derece oluyor, döt donabiliyor. Kışın da bisiklet kullanılıyormuş bu arada, nasıl olacak, göreceğiz.

Şimdilik izlenimlerim bu kadar. Burda da buyrun, ingilizce isveç ajansı